8 Eylül 2009 Salı

yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi...

merhabalar,
1 eylül sabahı saat 4'de istanbula doğru uçmaya başladım. Atatürk havalimanında yerlerde yatanları, daha muhtemelen yarım günden fazla yolculuğu olan uzak doğuluları görüp halime küfretmekten vazgeçerek 3,5 saat dolandıktan sonra Berlin'e doğru havalandık.

ilk 20 dk bayağı sarsıcı geçti ve kaptanımızın bizi uyarmaması asıl işin kıllandırıcı yanıydı. Fakat ha bitti de bitti derken gerçekten bitti ve bu yazıları yazabildiğime göre hala yaşıyorum:) Bu uçak kazası raporlarını izlemeden önce böyle hissetmezdim hatta fazla korkusuzdum. fakat artık her sarsıntıyı sayıyorum, ne kadar sürdü, kaç defa oldu felan feşman...

Neyse, ne yaptın oraladarda derseniz; naçizane firmamızın eyılda en çok önemsediği IFA fuarı vardı. Ben de ürünlerin doğru etiketleriyle, doğru yerinde olup lmadığını kontrol, son anda standa fuar alanı dışından ne gerekiyorsa onları bulup alıp gelmek, getirip götürmek, dizip, silip süpürmek gibi işlerim oluyor. Elimden geldiğince heşeye dal olup boş oturamamaya çalışıyorum. Fuardan önceki son gün çıkışa kadar sandalye olmuyor ortalıkta ve dolayısıyla full time ayakta kalınıyor. Fuar açılınca da ikinci görevim olan diğer tüm firmaların ürünlerini anlayıp, gelemeyen arkadaşlarıma anlatmak için yapabildiğimin en iyi şekliyle fotoğraflamak için tüm fuarı bir kaç kere arşınlamak başlıyor. O işi de alnımızın akıyla yaptık:) Pazar gecesi 22 gibi İstanbul'a indik, bu sefer fazla tedbirli kaptanımız ikaz işaretii yakıp, sallanacağız dedi ama bir yudum sallanmadık. Bu sefer de haybeye korkutuldum:) Ama bu sefer çok değil, yemekte ben de olası sarsıntılar için önlemimi alıp beyz şarabımı içmiştim:) İstanbul'dan izmir'e dönüşümüz sorunsuz ama uçak saati itibariyle o kada rgeçti ki ancak 1:30da evde olduk ve eşyalarımı yerleştirip pazartesi işe gidebilecek bir insanevladı olarak 2:30da koyabildim başımı yastığa...Ertesi gün malum zombiyi oynadım...ya da "yaşayan ölülerin dönüşü"...

Bu fuardaki yürümeler esnasında ayak parmaklarımın bir kaçı şekil değiştirip prizmatik bir hal almıştı. Her gün farklı spor ayakkabı giymeme rağmen su toplayarak diğer parmaklarımın altına sıkışmaya başladılar. Dolayısıyla hala ayak ve bel ağrılarım sürüyor. Bu haftasonuna doğru ancak geçer.

Bugün İzmir'de olanlar bilirler, burayı da pek çok ilimiz gibi sel götürdü. Ben de "kışlıkları çıkarmayacağım, ervise gecikirim" diyerek sandaletle bu sağnağa yakalananlardan oldum. Girne caddesinde sadece karşıdan karşıya geçmem, burnumdan ve saçlarımdan şıp şıp su damlaması ve tek kuru yerimin iç çamaşırlarım kalması için yetti.Bilenler sağnağın boyutunu anlar.

Annemlere attım kendimi, bahanecek orada çorbamı da içtim..ooh sefam oldu. Kocacım da kendini mesai servisinden kendini yerde fıstık'a atmış, o orda demlenirken ben de annemlerde dinlendim. yağmur azalınca ikimiz de şehrin yorgun savaşçıları olarak evimizde buluşabildik.

hadi ben artık asıl yazmam gereken şeylere döneyim, bu kaçamak bugünlük bu kadar...

sevgiler,

1 yorum:

ayşe dedi ki...

hiç bir eve sızmayan, kendini emen bir toprak parçası bulup kayıp giden yağmura hatta sağanağa da teşekkür ediyorum. neden mi? bunca koşuşturmalar içindeki kızımı bana gönderdiği için. eve geldiğinde sırılsıklamdı, hani evlerde markasız tekir kediler görürsünüz sahipleri der ki, 'çok yağmur yağıyordu o akşam. buncağız da o kadar ıslanmıştı ki aldık işte. şimdi de çok seviyoruz.' can da o akşam eve geldiğinde minik ve ıslak bir kedi yavrusu idi, kurulandı, yemeğini yedi, yağmur da dinince şöyle bir alımlı genç kadın olarak evine gitti. ben yine özledim tabii.
can seni çok seviyoruz.